24 Mart 2010 Çarşamba
Kalemlerinize sağlık Demokrat Yazarlar...
Ahmet Altan, Gülay Göktürk, Hasan Celal Güzel, Ahmet Kekeç ve diğer demokrat yazarlar. Haksızlıklara karşı çıkmaktaki cesaretinize saygılar. Allah yardımcınız olsun, sizleri korusun...
Ahmet Altan - Yargı Kendine Baksın!
Hepsi de siyasi açıklamalar.
Sanırsınız ki karşımızda bir siyasetçiler grubu var.
CHP lideri Deniz Baykal’la aynı paralelde konuşuyorlar, bu anayasa değişiklikleri olursa “yargı bağımsızlığını” kaybedecekmiş.
Yargı “bağımsız” olsa belki ne dediklerine kulak veririz ama yargının bağımsızlığı pek gerçekmiş gibi gözükmüyor.
CHP’nin ve yüksek yargının asıl korumak istedikleri kurum, yargıçlarla savcıların atamalarını düzenleyen HSYK.
Bu kurumun yapısını “muhafaza” etmek istiyorlar.
Niye bu kadar şiddetle bu kurumu koruyorlar?
Bu kurum, Şemdinli’de “iyi çocukların” düzenlediği suikastla ilgili iddianameyi yazan “savcıyı” meslekten men etti.
“Bağımsız” bir şekilde mi verdi bu kararı?
Hayır.
Bize ikide bir “yüz milyarlık” tazminat davaları açan HSYK, istediği kadar dava açsın, “bağımsızlığı” konusundaki şaibeyi ortadan kaldıramaz.
Çünkü eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, 32. Gün programında “savcının atılması için emri kendisinin verdiğini” açıkladı.
Genelkurmay Başkanı’ndan emir alan bir yargı kurumu olur mu?
CHP de, yüksek yargı da, HSYK’nın “bağımsızlığını” değil, bizzat Büyükanıt’ın itiraf ettiği “askere bağımlılığını” korumak istiyorlar.
Askerle elele verip “halkın iradesini” geriletmek, siyaseti kendi denetimleri altına almak peşindeler.
Seksen yıllık “egemenliği” sürdürmek asıl amaçları.
Eğer yüksek yargı, “bağımsızlığına” meraklı olsaydı Genelkurmay Başkanı’nın emriyle iş yapmaz, 28 Şubat’ta karargâha koşturmaz, 27 Nisan muhtırası karşısında sessiz kalmazdı.
Onların korkusu “halkın” yönetime ağırlığını koyması.
Bunu önlemek istiyorlar.
Medya da AKP’ye akıl veriyor “anayasayı mutabakatla değiştir” diye, ne mutabakatı, kiminle mutabakat?
Askerî düzenin devamını isteyen “tutucu” CHP’yle, Genelkurmay Başkanı’ndan emir alan yüksek yargıyla mı mutabakat yapılacak?
Anayasayı değiştirmek için “367” kararına imza atmış, defalarca anayasayı çiğnemiş Anayasa Mahkemesi’ne mi danışılacak?
CHP’ye, MHP’ye, yüksek yargıya, onları destekleyen “düzen gazetelerine ve televizyonlarına” bakın, “özgürlüklerin daha genişletilmesi için” bir tek eleştirileri var mı?
“YÖK’ü niye kaldırmıyorsun” diye soruyorlar mı, “siyasi partiler kanunu niye yerinde duruyor” diyorlar mı?
Demiyorlar, demezler.
Onlar her türlü değişimi durdurmak istiyorlar sadece.
Yüksek yargı ise kendi işini gücünü bırakmış boğazına kadar siyasete batmış.
Bunun neticesinde de hukuk sistemi iflas etmiş.
Bizim gazetenin tepesinde koskoca bir haber var bugün.
Yüksek yargının gerçekten “yargıyla” bir ilişkisi olsa bu tür hukuk skandallarını önlemeye çalışır ama onların umurunda bile değil.
Diyarbakır’daki bir gösteride pankart açılmış.
Pankartı tutan iki kişiyi mahkemeye vermişler.
İkisi de Diyarbakır Adliyesi’nde ama ayrı ayrı ağır ceza mahkemelerinde yargılanmışlar.
Sonuç?
Pankartın sol ucunu tutana altı yıl hapis, sağ ucunu tutana beraat.
Buna hukuk mu diyeceğiz şimdi, adalet mi diyeceğiz, bağımsız, tarafsız, yüce yargı mı diyeceğiz?
Böyle bir yargı olabilir mi?
Yüksek yargının her şeyden önce dönüp kendi bünyesindeki bu tuhaflıklara bakması, bunları çözmesi gerekir ama böyle konularda ağızlarını bile açmıyorlar.
“Yargının bağımsızlığını” koruduğunu söyleyen CHP bununla ilgileniyor mu, HSYK’nın Genelkurmay Başkanı’ndan emir almasına karşı çıkıyor mu?
Hayır.
Bunların derdi ne adalet, ne hukuk, ne özgürlük, ne Türkiye, bunların derdi eski usul “azınlık sultasının” devamı.
Bunlarla mutabakat falan olmaz, boşverin siz bunları.
Bu düzen değişecek, bu hukuk sistemi düzelecek, ordu ve yargı siyasetten çıkacak.
Bugün değilse yarın.
Ama mutlaka bu ülke hukuka, adalete, özgürlüğe kavuşacak ve bunu da “gericilerle” mutabakata vararak değil, halkla bütünleşerek yapacak.
6 Şubat 2010 Cumartesi
Ayakkabı ile Camiye Girilemiyorsa, Başörtüsü ile GATA'ya Girilemez mi?
Başörtüsü yasağını savunanların hemen hemen tamamı gibi, Mustafa Akaydın da sapla samanı birbirine karıştırarak haksızlığı normal gibi gösterme çabası içinde...
Camiye elbette ayakkabı ile girilemez, çünkü cami müslümanlara aittir. GATA ise halka aittir, Mustafa Akaydın ve onun zihniyetindekilere tahsis edilmiş bir yer değildir.
İlgili haber:
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=948868&title=chpli-baskan-akaydin-camiye-ayakkabi-ile-giriliyor-mu-ki-gataya-turbanla-girilsin
5 Ocak 2010 Salı
İbrahim Kahveci - Bir aldatmaca: Alan el veren el
Oysa gelir dağılımında AK Parti hükümeti döneminde eski dönemlere göre çok önemli sıçrama yaşanmıştı. En zengin ilk 20'nin payı yüzde 50'nin üzerinden hızla aşağıya inivermişti. Ama son rakamlardan görüyoruz ki AK Parti hükümetleri kendi döneminde farklılık oluşturmakta sıkıntı yaşıyor. Gelir dağılımında onca söyleme karşın, bırakın iyileşmeyi, tersine kötüleşme yaşanıyor. Bu önemli tespitin dikkatle çözümlenmesi gerekiyor.
Türk halkı yeni yıla 'mutsuz yıl' hediyesi olan şok zamlarla girdi. Uzun yıllardır unutulmak istenen 'zamcı hükümet' imajı bir anda geri geldi. Unutulmak istenen kötü anılar sanki birileri tarafından yeniden depreştirilmek istendi.
Türkiye elektrik üretiminin yüzde 60-64'ünü ithal doğalgaz ile üretiyor. Ama nedendir ki doğalgaz fiyatları yüzde 40'a yakın düşerken bile elek-trik fiyatlarına zam yapılıyor. Bu anlayış neredeyse tüm kamu hizmetlerine sirayet etmeye başladı.
Asgari ücret, memur zammı derken önümüzdeki günlerde emeklilerin de maaş zammı açıklanacak. Ama ne çare ki alt gelir grubu zamlarına karşılık yine alt gelir grubunu etkileyecek dolaylı vergi zamları da çoktan yapıldı bile. Bugün bir ev telefonu, bir elektrik faturası artık harcamalarda daha üst sıralara çıktı.
Bir elden veriliyor ama verilenler diğer elden alınıyor.
Kim ne yapıyor? İşte merkezi yönetim bütçesi sosyal politikalar ve gelir dağılımı açısından bu tabloyu bizlere gösteriyor. Bütçe gelirlerinin yüzde 80'i vergi gelirlerinden oluşuyor. Vergi gelirlerinden ise gelir ve kazanca oranla alınan para sadece yüzde 33. Bu yüzde 33 dahi önemli oranda peşin alınan, bir bakıma ne yaparsanız yapın vermek zorunda olduğunuz vergilerden oluşuyor.
Veya daha Türkçe anlatımla ülke bütçemiz gelire dayalı vergilerden değil harcamanıza bağlı vergilere dayanmaktadır. İşte bu noktada en fazla vergi ödeme oranını en fazla harcayan alt gelir grubu ödemiş oluyor.
...
http://yenisafak.com.tr/yazarlar/Default.aspx?i=20281&y=ibrahimkahveci
Yeni Şafak - 4 Ocak 2010
29 Aralık 2009 Salı
Gülay Göktürk - Gidebileceğiniz başka bir yer var mı?
Türkiye'de şimdiye kadar basın tarafından deşifre edilmeyen hiçbir "derin" faaliyet, savcıların
gündemine gelemedi. Tersten söylersek, savcıların paçaları ancak basın olayın ipliğini pazara
çıkardıktan sonra tutuştu. Bunun sayısız örneği var.
Ama biz sadece son yıllarda yaşadığımız birkaç örneğe bakalım. Nokta Dergisi'ne yollanan Darbe Günlükleri'nin Nokta'ya gelene kadar devletin bütün üst katlarını dolaştığını; neredeyse herkes tarafından bilindiğini ama Nokta'da yayınlanana kadar kimsenin gıkını çıkarmadığını biliyoruz. Yine, bugün önümüzde olan Ergenekon adlı yapılaşmanın şemasının, bundan yıllar önce MİT tarafından bütün devlet yetkililerine gönderildiğini, yani bu yapının varlığını ve yediği haltları halkımız dışında bütün devletin bildiğini de öğrenmiş bulunuyoruz.
Şimdi, yıllardır bütün bu bilgilere sahip olduğu halde kıllarını kıpırdatmayanlar, olayı açığa çıkaran basını "bilgi kirliliği" yaratmakla suçluyor; "basın sussun, söz yargının" diye sözde yargının tarafsızlığını sağlamaya çalışıyor.
Eğer sizin o "bilgi kirliliği" adını koyduğunuz cesur yayınlar olmasaydı, Ergenekon denen örgütle ilgili bilgilerin ilelebet devletin gizli arşivlerinde uyuyacağını, klikler arası güç savaşlarında şantaj unsuru olarak kullanılmaktan başka işe yaramayacağını bilmiyor muyuz?
Özetle söyleyecek olursak, özellikle bizde, yürümekte olan davalarla ilgili yayın kısıtlamaları, zaten basının çabalarıyla zar zor açılmış davaları kamuoyunun gözünden ve vicdanından kaçırmak için kullanılıyor.
Kamuoyu bilgisiz ve dolayısıyla ilgisiz bir halde köşesine çekildi mi, dava önce usulünce soğutulup bir müddet sonra da sessizce "öldürülüyor."
Basının böylesi önemli davalarla ilgili yayın yapması ise davanın sağlıklı ilerlemesini engellemiyor; aksine davanın kamuoyuna mal olmasını sağlayarak hasır altı edilmesini imkânsızlaştırıyor ve bir bakıma davayı kurtarıyor. Zaten bir kısım çevrelerin Ergenekon Davası'nın aslına gösterdikleri ilgiden çok daha fazlasını "kim sızdırdı" meselesine göstermelerinin sebebi de bu.
Açıkça ortaya koyalım: Bilgi sızdıran basın olmasaydı Ergenekon Davası da olmazdı. Şimdiye kadar Savcı Zekeriya Öz'ün ve diğer bütün yürekli savcıların ayağı çoktan kaydırılmış olurdu. Hatta bir kulp takılıp meslekten de men edilmiş olurlardı.
...
http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/88062-gidebileceginiz-baska-bir-yer-var-mi-makalesi.aspx
Bugün - 27 Aralık 2009
25 Kasım 2009 Çarşamba
Ergun Babahan - Hürriyet'in Gazeteciliği
Neleri yazmadığı kadar, neleri, nasıl yazdığı da önemli Hürriyet gazetesinin.
Kafes planında ‘’operasyon’’ diye nitelenen Hrant Dink cinayetini ısrarla üç-beş maceracı gencin eylemi diye yazdı mesela.
Hükümeti zora sokmak için planlandığı anlaşılan Danıştay baskınını irticai eylem ilan etti.
Ergenekon İddianamesi’ni ilk başta gayri ciddi göstermek için deli gibi yayın yaptı.
Mızrak çuvala sığmayınca ‘’vahim’’ insan haklarını gündeme getirdi.
Bilmeseniz Hürriyet’i Türkiye’nin insan hakları savunucusu sanırsınız.
Özkök’ün aksine biz bizim gibi düşünmeyen insanları yandaş, faşist diye nitelemiyoruz.
Bunu, elinde silah ve planlarla yakalanan, çocukları öldürmek için uygun anı bekleyenler ve onlara sahip çıkanlar için yapıyoruz.
Yeraltından çıkan silahları gömenler, masum insanlarımızı öldürmeye yönelik planlar yapanlar faşist katillerdir.
Bugüne kadar 1 Mayıs’ta Taksim’de, 16 Mart’ta Beyazıt’da nelere muktedir olduğunu gördüğümüz bu katillere sahip çıkanlar, en hafif deyimle onların yatakçısıdır.
Sen önce Sevil Atasoy’u, Ergenekon zanlısı Hurşit Tolon’un talebi üzerine neden yazar yaptığı, yazarlığa başlattığın hafta köşeni ona ayırdığını, sayfa sayfa tanıtım yaptığını, gerçek ortaya çıkınca da apar topar işine son verdiğini anlat.
Ergenekon zanlılarına ulaşıp savunmalarını yapmakta üstüne yok.
Şu amiral Öğütçü’ye de ulaşsan ve ‘’Ne bu iş’’ diye sorsan.
Çocukları bombayla havaya uçurmaya çalışmakla itham edilen emekli generale savunma hakkını kullanma şansını versen.
Ya anlamıyorsun ya da anlamamakta ısrar ediyorsun.
Biz sana fikirlerinden dolayı karşı çıkmıyoruz.
Tekrar edeyim, darbecileri savunmak için canını dişine taktığın için karşı çıkıyoruz.
Karargahın sesi olarak, darbe müsveddesi olarak yayın yaptığın için karşı çıkıyoruz.
Olan biteni bütün çıplaklığıyla görmene rağmen, vicdanının sesini dinleyip gerçekleri halktan gizlediğin için karşı çıkıyoruz.
Kendi halkına karşı eylem planı yapan bir ordu olamaz.
Bu orduya sahip çıkan mevkuteye gazete, onu yapana gazeteci denemez.
Demokrat ise hiç denemez.
14 Ekim 2009 Çarşamba
Bosch Ürünlerini Almıyoruz!!
| ... Şirket, reklamlarında da insana verilen değeri özellikle vurguluyor, ancak Bursa'da faaliyet gösteren dizel fabrikalarında bu güveni yerle bir edecek uygulama hayata geçirildi. |
Çalışanların namaz kılması için oluşturulan 3 oda hiçbir gerekçe gösterilmeden kapatıldı. Yıllardır açık olan odaların kapılarına ise 'Mescitler kapatıldı. Yönetim' yazısı asıldı. Soyunma odalarında namaz kılanlar da amirleri aracılığıyla uyarıldı: "Tekrarı halinde işten atılırsınız." Yazıya rağmen fabrikada mescit bulunmadığını ileri süren firmanın açıklaması ise manidar: "Çalışma saatleri, mesai harici etkinliklere imkân vermemektedir."
Bosch'un Bursa'daki dizel fabrikası 1972 yılında faaliyete geçti. 4 blokta üretim yapan fabrikada soyunma dolaplarının yanında 3 oda kuruluşundan itibaren mescit olarak kullanılıyor. Fabrika işçileri yıllarca bu mekânlarda 'mesai ücretini ödeyerek' namazlarını kılmış. Çalışanların verdiği bilgiye göre namaz kılmak isteyenler yönetimin hazırladığı formu doldurarak her vakit için 15 dakika olmak üzere aylık 6 saat ücretlerinin kesilmesine rıza göstermiş. Bordrolara doğrudan yansıtılmasa da kesinti yapıldığı için birim amirleri kimsenin namaz kılmasına itiraz etmemiş.
28 Şubat postmodern darbe sürecinde bile namazlarını kılabilen işçilere baskılar yaklaşık 2 yıl önce başlamış. Yönetim önce çalışanların sakalını kestirmiş, karşı çıkanları çeşitli bahanelerle işten atmış. Sonra da cuma namazlarına gidişler engellenmiş.
İbadetlerini yerine getirme konusunda sıkıntı yaşayan çalışanlar, geçtiğimiz günlerde mescide indiklerinde büyük şok yaşadı. Üç binadaki odaların kapısına asılan 'Mescitler kapatıldı. Yönetim' uyarısını görenler ne yapacaklarını şaşırdı. Alternatif arayan bazı işçiler, soyunma dolaplarının yanına serdikleri ceketleri üzerinde namaz kılmaya başladı. Ancak yönetim bunu da yasakladı. Bölüm amirlerini e-posta ile uyaran yönetim, çalışanları işten çıkarma tehdidinde bulundu.
Bosch Sanayi ve Ticaret Ülke İletişim Koordinatörü Belin Alev, iddiaların gerçekleri yansıtmadığı görüşünde. Bursa fabrikalarında mescit bulunmadığını savunan Alev'in konuya ilişkin açıklaması şöyle: "Çalışanlara karşı adil ve eşit davranmayı ilke edinen Bosch'un dünyada üretim yaptığı hiçbir fabrikasında, ibadet için tahsis edilmiş özel bir alan yok. Bu uygulama Türkiye için de geçerli. Toplu iş sözleşmesi hükümlerine göre çalışanlarımızın günlük 7,5 saat çalışma ve 20 dakika dinlenme süreleri belirlenmiştir. Belirlenmiş olan çalışma saatleri, mesai harici etkinliklere imkân vermemektedir."
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=903163&title=bosch-fabrikadaki-mescidi-kapatti
Enis Öznük - 14 Ekim 2009